Yapay Zekâ ve Müzik: Direnmek mi, Uyum Sağlamak mı?

Yapay zekâ, son iki yıldaki hızlı gelişimiyle artık hayatımızın tam merkezine yerleşmiş durumda. Artık çoğumuz farkında olarak ya da olmayarak yapay zekâ araçlarıyla temas hâlindeyiz. Bununla birlikte felaket senaryoları da giderek artıyor. Her gün yapay zekânın bitirdiği ya da bitireceği iş alanlarına dair içeriklerle karşılaşıyoruz. Elbette ortadan kaldırdığı ve dönüştüreceği meslekler var; buna itiraz etmiyorum. Kendi adıma bazı gelişmeler endişe verici olsa da, bunun çok daha fazla heyecan uyandırdığını itiraf etmeliyim.

Öte yandan yapay zekâya adeta savaş açmış ciddi bir kesim de var. Ben, kendi alanım olduğu için bu kitlenin özellikle müzikle ilgilenen tarafına odaklanmak istiyorum.

Teknolojik Kırılmalar

Doğrudan konuya girerek şunu söyleyebilirim: Yapay zekâya savaş açan müzisyenleri, geçmişte plaklara, kasetlere, radyoya ve diğer teknolojik yeniliklere karşı çıkanlara benzetiyorum. Ancak burada önemli bir teknik ayrımı da kabul etmek gerekiyor. Plak, CD ve streaming dönüşümü temelde müziğin dağıtım biçimini değiştirdi. Yani üretim süreci insan merkezli kalmaya devam etti; değişen şey müziğin dinleyiciye ulaşma yoluydu. Yapay zekâ ise yalnızca dağıtımı değil, doğrudan üretim sürecini otomatikleştirme potansiyeline sahip. Beste, söz yazımı, aranje ve hatta vokal üretimi gibi yaratımın kalbinde yer alan alanlara müdahale ediyor. Bu yönüyle yapay zekâ, önceki teknolojik kırılmalardan daha radikal bir dönüşüm anlamına geliyor. Benim savunduğum nokta, bu farkı yok saymak değil; bu dönüşümün kaçınılmaz olduğunu kabul ederek bilinçli bir konum almak gerektiği.

Biraz geçmişe dönelim. 2000’li yıllarla birlikte dijital çağın hızlanması, müzik üretimini ve dağıtımını dramatik biçimde kolaylaştırdı. Dijital öncesi dönemde bir şarkıyı kaydetmek ve insanlara ulaştırmak oldukça zor ve maliyetliydi. Albüm yapmak isteyenler yapımcıların kapısında bekliyor, ciddi finansal riskler alıyordu. Kimisi evini, arazisini sattı; kimisi kredi çekti ve borçlandı. Albümünü yapıp tanıtamayan, radyoya ya da televizyona çıkamayan birçok isim görünmeden kayboldu. Ve muhtemelen kaydedilemeden silinmiş sayısız eser vardı.

Bilgisayarların yaygınlaşmasıyla evde kayıt alma imkânı doğdu. Benim gibi birçok insan, stüdyo yerine ev ortamında, yabancı kaynaklardan videolar izleyerek kayıt almayı, düzenleme yapmayı öğrendi. Şarkılar Myspace gibi platformlara yüklendi. Bu bizim için büyük bir kırılmaydı. Mesela ben o dönemde bir stüdyoya ödeme yapabilecek durumda değildim. Arkadaşımla alabildiğimiz en ucuz ekipmanlarla yatak odamızda ilk rap şarkılarımızı kaydettik. Bandrolsüz albümlerimizi bastık.

Elbette herkes bu imkânlara da sahip değildi. Ancak yine de büyük stüdyolara erişemeyen birçok kişi, home stüdyosu olan arkadaşlarının evinde makul ücretlerle kayıt alabiliyordu. İmkânlar görece kolaylaşmıştı.

Tabii o sırada teknoloji bizden daha hızlı gelişmeye devam etti. iPod’lar ve MP3 çalarlar yayıldı. Müzik fiziksel formdan dijital formata geçti. Bu dönüşümle korsan MP3 kullanımı arttı. Müzik sektörü korsanla mücadele etti ancak başarılı olamadı. Bunun sonucunda dijital müzik mağazaları ve streaming servisleri doğdu. iTunes bu dönüşümün önemli bir adımıydı; ancak abonelik temelli streaming modelinin yaygınlaşmasıyla birlikte asıl kırılma Spotify’ın sektöre girişiyle yaşandı.

Bağımsız sanatçılar için müziklerini bir plak şirketine ihtiyaç duymadan dijitalde satmak ve platformlara yükleyebilmek büyük bir devrimdi (streaming servislerinin telif politikaları kesinlikle tartışmalıdır; ancak bu konu ayrı bir yazının konusu).

Yapay zekâya dönecek olursak: Şarkı yazan, beste yapan ancak enstrüman çalamayan ya da bütçe ayıramayan birçok kişi için şartları eşitleyen bir araç olduğunu düşünüyorum. Hiç gün yüzüne çıkmayacak bir fikrin, yapay zekâ sayesinde ortaya çıkmasını değerli buluyorum. Bunun tartışmalı bir alan olduğunu da kabul ediyorum.

Fakat yıllarını müziğe vermiş bir sanatçı perspektifinden bakıldığında bu rahatsızlık anlaşılabilir. Bir tarafta teknik ve sanatsal birikimini uzun bir süreçte inşa etmiş bir sanatçı var; diğer tarafta ise yalnızca bir “prompt” ile dakikalar içinde şarkı üretebilen bir sistem. Bu iki üretim biçiminin aynı kategoride değerlendirilmesi doğal olarak soru işaretleri yaratıyor.

Bu nedenle üretim biçimleri arasında net ve şeffaf bir ayrım yapılması gerektiğini düşünüyorum. Dijital platformlar, tamamen yapay zekâ üretimi olan eserleri açık biçimde etiketlemeli ve telif modeli üretim kategorisine göre yeniden düzenlenmeli. Ayrıca dinleyici, dinlediği eserin insan üretimi mi, yapay zekâ destekli mi yoksa tamamen yapay zekâ üretimi mi olduğunu bilme hakkına sahip.

Bu ayrımı somutlaştırmak için üretim biçimlerini üç temel kategoriye ayırmak mümkün:

1. %100 AI üretim:

Söz, beste, aranje ve vokal dahil olmak üzere eserin tamamının yapay zekâ tarafından oluşturulduğu çalışmalar.

2. AI-assisted üretim:

Ana fikir, söz ya da beste insana ait olup; aranje, varyasyon, ses tasarımı veya alternatif üretim aşamalarında yapay zekâdan destek alınan eserler.

3. Human-first üretim:

Yaratıcı sürecin esas kararlarının insan tarafından verildiği, yapay zekânın yalnızca teknik bir araç olarak kullanıldığı eserler.

Bu kategorilerin platformlarda açık biçimde etiketlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü üretim biçimi, hem emeğin niteliğini hem de ekonomik karşılığını doğrudan etkiliyor. Aynı telif modelinin tüm kategorilere uygulanması uzun vadede adil bir sistem üretmeyecektir.

Burada meslek birliklerinin adımları ve dijital platformların tutumu çok önemli.

Mesela bazı platformlar bu konuda adım atmaya başladı. YouTube, düşük nitelikli ve tamamen yapay zekâ üretimi içeriklere yönelik yaptırımlar uygulayarak bu tür içeriklerin para kazanma imkanlarını sınırlandırdı. Deezer ise yapay zekâ ile üretilen eserleri etiketleme sürecini başlattı. Benzer uygulamaların diğer platformlara da yayılması, rekabetin daha dengeli işlemesi ve sanatçının emeğini korumak açısından önemli olacaktır.

Öte yandan yapay zekâyı tamamen şeytanlaştıran söylemler bana mantıklı gelmiyor. Yakından tanıdığım veya takip ettiğim birçok müzisyen, kapak görsellerini, canvas videolarını ya da lirik videolarını yapay zekâ ile üretiyor. Ancak konu müzik üretimine gelince sert bir karşıtlık oluşuyor. Bu tutarsızlık size de tuhaf gelmiyor mu?

Kendi kullanım şeklime gelirsem: Suno’yu popülerleşmeden önce, ilk sürümlerinden itibaren takip ediyorum. Son bir yıldır onu bir asistan gibi kullanıyorum. Kendi yazıp bestelediğim şarkılarda aranje aşamasında tıkandığımda demoyu yükleyip farklı türlerde yeniden üretim yaptırıyorum. Çıkan sonuçlardan hoşuma giden nüansları referans alarak kendi aranjemde değişiklikler yapıyorum.

Burada önemli bir ayrım var: Söz ve besteyi kendim yapıyorum. Yapay zekâ benim için yaratıcı sürecin yerine geçen değil, süreci destekleyen bir araç. Tamamen yapay zekâya söz ve beste ürettirerek ortaya çıkan bir eseri, sanatsal değer açısından kendi üretim sürecimle aynı yerde konumlandıramıyorum. Buradaki mesele hukuki bir etik tartışmadan ziyade, yaratıcı emeğin niteliğiyle ilgili. Benim için sanat; karar verme, sezgi, hata yapma ve o hatalardan yeni yönler üretme sürecini içeriyor. Yapay zekâ bu süreci hızlandırabilir, genişletebilir, ilham verebilir; ancak benim yerime üretim yapan bir mekanizmaya dönüşmesini tercih etmiyorum.

Kabul etmemiz gereken şey artık yapay zekâ üretimi kaçınılmaz bir gerçek ve müzik dünyasına yeni fırsatlar da sunuyor; buna direnmek yerine uyum sağlamak, yaratıcı süreçteki potansiyeli görmek önemli. Ancak insan emeği ve yılların birikimi hâlâ eşsiz bir değer taşıyor. Yapay zekâ, ilham veren, süreci hızlandıran bir araç olabilir; ama sanatçının sezgisi, kararları ve emeği olmadan ortaya çıkan işler, bu emeğin yerini alamaz.

Ne olursa olsun, yaratma hazzından vazgeçmeye niyetim yok. Çünkü benim için müziğin özü hâlâ insanın karar verme cesaretinde saklı.

Serkan Atay sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin